Tehlikeli Sularda

4

Tünelin ucundaki ışık göründü mü?

Gülay Elif Girgin – ABD’de finansal alanda başlayıp, reel sektöre yayılan ve zaman içinde tüm ekonomileri kapsamına alacak şekilde genişleyen bir kriz yaşanıyor ve bu kriz son yüzyıl içinde, 1929’daki Büyük Buhran’dan yaklaşık seksen yıl sonra ortaya çıkmış olan en ciddi çaplı kriz. Krizi hazırlayan süreç hepimizin bildiği 2000 yılının sonlarında dünyanın önde gelen ekonomilerinde yavaşlama belirtilerinin ortaya çıkması ile birlikte, başta ABD olmak üzere Avrupa ve Japonya Merkez Bankaları, uyguladıkları para politikalarında önemli bir gevşemeye giderek faiz oranlarını düşürdüler. FED kısa dönem gösterge faizini süratle %6,5 seviyesinden 2002 yılı sonuna kadar %1 seviyesine çekti. FED’in gevşek para politikasına ek olarak, Bush ekonomi yönetiminin genişlemeci maliye politikası sonucu, Amerikan ekonomisinde oluşan dolar bolluğu sayesinde, bankalar normal şartlar altında kredi vermeyecekleri profile sahip ailelere uzun dönem ödemeli konut kredisi verdiler.

Buraya kadar her şey planlandığı şekilde gidiyordu, ne pahasına olursa olsun artan tüketici talebi ile birlikte dünya ekonomisi durgunluk tehdidinden kurtulmuş, sermaye piyasaları da toparlanmıştı. Sistemin çarkları yeniden dönmeye başlamıştı. Fakat  2004 yılına gelinip de ekonomiyi canlandırmak adına sınırsız şekilde pompalanan paranın etkileri enflasyon tarafında hissedilmeye başlanınca, FED bu sefer enflasyon ile mücadele adına faizleri arttırma kararı aldı. Bu yeni durum faizlerin yükselebileceği konusunda uyarılmamış aileler için kötü bir sürpriz oldu. Tabii kredilerin ödenememesi sorunu sadece bankalar için büyük bir problem teşkil etmiyordu. Kredi piyasalarının hesapsız genişleme sürecinde finans mühendisleri yeni finansal icatlar yapmakta gecikmemişti. Şöyle ki; bankalar verdikleri bu kredileri sigorta ettirdiler. Gerek bankalar, gerek sigorta şirketleri kredileri tahvile (mortgage-backed securities) dönüştürdüler ve tüm dünyada sermaye piyasalarına dağıttılar. Böylece “ödenemeyen” kredilerin riski tüm dünyaya dağıldı. Diyebiliriz ki; ABD’nın krizi aşmak için uyguladığı genişlemeci para ve maliye politikaları dünyada, 2003 yılından beri süregelen şaşırtıcı boyutlardaki büyümenin de kaynağını oluştururken diğer yandan da 2007 yılı ile birlikte yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlayacak, Büyük Buhran’dan beri en ciddi boyutlu ekonomik daralmanın da temellerini hazırlıyordu. Aslında şu an ne zaman biteceğine dair tahminlerin sürekli yenilendiği ve de hep geriye atıldığı krizin nedenleri daha yapısal boyutlarda ele alınıp incelenme ihtiyacı göstermektedir. Şu açık, sorunun temelinde yatan nedenleri iyice anlarsak bir sonraki krizi ne zaman konuşmaya başlamamız gerektiğini tahmin edebiliriz.

Şu an itibariyle önde gelen kuruluşlar krizden çıkışın 2011 öncesinde pek mümkün olmadığını belirtmekte. Bu arada en önemli nokta, sorunlu kredilerin birçok kez paketlenerek küresel piyasalara yayılmış olması, sorunun boyutunu ve alınması gereken tedbirin büyüklüğüne dair tahmin yapılmasını güçleştirmektedir. IMF’nin son raporunda sorunlu kredilerin yaklaşık 4 trilyon dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Kaybolan yatırımcı ve tüketici güveni, kuruyan kredi kanalları, kredi kanallarının kuruması ile çöküşe geçen sanayi, küresel büyümeyi İkinci dünya savaşından sonraki ilk kez negatif seviyelere çekecektir. Peki bu işin sonu ne olacak? Ben bu krizle finansal kapitalizmin çöktüğüne ve yeni bir sistemin kurulacağına inanmayanlardanım. Sistem bir şekilde düzeltilecek çünkü düzeltilmek zorunda, 2011 olur 2012 olur ama alınan önlemlerle bir şekilde büyüme sağlanacak. Biz de gevşetilen para politikasının etkileri enflasyon tarafında kendini hissettirmeye başladığında bu sefer enflasyona karşı alınacak önlemleri tartışan yazılar okuyup yazmaya başlayacağız. Tanrının insana verdiği en önemli özelliklerden biri “unutabilme” ve de “ortama uyum sağlama” özellikleri olsa gerek…

Peki ya bize ne olacak?

Peki bu durumlar olup biterken Türkiye nasıl etkileniyor diye sormak lazım. Kredi kanallarındaki daralma, Türkiye gibi büyümesini dışarıdan gelen kaynaklara bağlamış ülkeler için zor geçecek bir döneme işaret etmektedir. Şimdi moda tabirle “risk iştahındaki” azalmadan Türkiye nasıl etkilenir bir bakalım. Belki de bunun için öncelikle şu yüksek “risk iştihanın” son dönemle birlikte Türkiye’yi, nasıl bir borç ekonomisine döndürdüğüne kısaca değinmek lazım. 2001 krizi sonrasında IMF ile uygulanmaya başlanılan ekonomik programın yabancı yatırımcılarda yarattığı “güven” sayesinde mi yoksa “yüksek reel faizin” cazibesi ile mi olduğu tartışılır ama Türkiye’ye akmaya başlayan dolarlar sanayinin yapısını değiştirmiştir. Dolar bolluğu ile güçlenen ve yüksek faiz ile pahalanan TL, sanayiciyi ucuz ara mal kullanmaya teşvik etmiş ve sanayi de “ithalat yapmadan ihracat yapamama” durumuna getirilmiştir. Bu dönüşüm sadece sanayinin yapısını bağımlı hale getirmekle kalmamış aynı zamanda özel sektör borçlarında da çok büyük artışlara sebep olmuştur. Hazine Müsteşarlığı verilerine göre 2003 yılında yaklaşık 145 milyar dolar seviyesinde olan dış borç stoku 2008 yıl sonu itibariyle yaklaşık 280 milyar dolara ulaşmıştır ve bu stokun yaklaşık 185 milyar dolarlık kısmını, özel sektör borçları oluşturmaktadır. Önemli bir nokta olarak toplam özel sektör borçlarının yaklaşık %65’i bankacılık dışı özel sektör kuruluşların üzerindedir. Bu da borçların çevrilememesi senaryosu altında Türkiye imalat sanayinin, gelecekteki görüntüsüne ilişkin pek parlak bir tablo sunmamaktadır. Küresel kredi piyasalarının durumu göz önüne alındığında, 2009 yılına diğer ödemelerle birlikte yaklaşık 100 milyar dolarlık bir ödeme yükümlülüğü ile giren ülkeyi ciddi bir daralma ve buna eşlik eden yüksek işsizlik oranlarının beklediği açıktır. İlk çeyrek itibariyle %22 ile tarihi düzeyde daralan sanayi üretimi, bir türlü toparlanma belirtisi göstermeyen sanayi üretimine ilişkin diğer göstergeler, %16.1 ile tarihi rekor kıran işsizlik, rekor düşük düzeylerde seyreden tüketici ve yatırımcı güveni…

Tüm bu veriler göstermektedir ki; bu seferki kriz, diğerlerini aratacak boyutlarda seyretmektedir ve daha da kötüleşecektir.

Bu sefer ki farklı….

Öncelikle bu kriz, 2001 krizinden farklı olarak ihracat büyümeyi destekleyici bir kalem olmayacak. 2001’de ihracat pazarlarımızda belirgin bir daralma yoktu. Oysa şimdi ihracatımızın yaklaşık %50’sini gerçekleştirdiğimiz AB ülkelerini de ciddi daralma beklemekte. Özellikle en büyük ticari ortağımız Almanya’nın IMF‘nin son raporunda belirtildiği üzere 2009 yılında %6 oranında daralması öngörülüyor. Bu durumun yansıması olarak Ekim ayından beri ihracat performansımız kötüleşti. Son olarak da, Mart ayında ard arda 6. ay olarak %29 seviyesinde daralma gerçekleşti. Bu durumda 2001 krizinde olduğu gibi, ihracatın zayıflayan TL ile büyümeyi desteklemesi mümkün görülmüyor.

Buna ek olarak yazının başında belirtildiği gibi 2009 yılına özel sektör çok ciddi bir borç yükü ile girmektedir. Merkez Bankası’nın verilerinden yaptığımız hesaplamaya göre 2009 yılında 85 milyar dolar borç ödemesi bulunmaktadır. Daha önceki durumlarda olduğu gibi “borçların sürdürülemezliği” konusunda uluslararası piyasalarda genel bir kanı oluşursa ve tabii sonucunda TL’de kaçınılmaz bir düzeltme olursa işte o zaman IMF ile bir anlaşma zorunlu olarak imzalanacaktır. Burada şunu belirtmek gerekir ki, küresel krizden likidite daralması ve ihracat daralması yönüyle etkilenecek olan Türkiye’yi 2009 yılında en az %7 seviyesinde bir daralma beklemektedir. Şu an herkesin ümidini bağladığı ve beklediği IMF anlaşması ile 2009 yılında 100 milyar dolar finansman ihtiyacı bulunan ülkeye, 20–25 milyar dolarlık bir kredi açılması (ki bu kredi 2–3 yıllık bir süreye yayılmış olacaktır ve buna ilaveten, Türkiye’nin IMF‘ye 2010–2012 yılları arasında yaklaşık 8 milyar dolarlık bir ödeme yapması gerekmektedir.) sadece krizin belki şiddetini yumuşatıcı etki yapacaktır; ama ekonomik daralmanın şiddetini azaltmasını beklememek gerekir. Hani derler ya büyükler; “kendini kötüye hazırla, iyi olursa sevinirsin.” Herhalde bu kadar belirsizliğin içinde şu an için en iyi strateji bu olsa gerek…

Bu yazı ChatterBoxtr.com‘da yayınlanmak üzere Gülay Elif Girgin tarafından yazılmıştır.


4 Responses to “Tehlikeli Sularda”

Your Responses